Anadolu ki, yaşı insanlık/dünya yaşına eş... Anadolu ki, yaklaşık 10.000 yıllık bir geçmişin biriktirdiklerini, üzerinden gelip geçen farklı uygarlıkların ve kültürlerin her birinin kendi rengini katarak yoğurduğu bir mirasın sahibi...

 

Ve bizler, sadece son 60-70 yılda, bize miras bırakılmış bu hazineyi, bize empoze edildiği şekilde, “sözde” daha iyi, daha güzel yaşamak adına hoyratça talan ederek, neyin peşinde olduğumuzu bilmeden yaşar olmuşuz. Plazalarda çalışıp yüksek apartman katlarında yalnız ve mutsuz ömür doldururken unutmuşuz Anadolu’yu.

 

Gökyüzünü göremediğimiz daracık sokaklarda bile, güvenlik gerekçesiyle özgürce koşup oynamayı yasaklamışız çocuklarımıza. Sonra güneşten alabileceğimiz D vitaminini eczanelerden alır olmuşuz...

 

Elimizin altında, her birini mevsiminde, taze yetiştirilmiş bulma imkanımız varken, ne yediğimizin farkında olmadan –hastalıklar ne kadar da arttı korkusuyla– doğal bal, zencefil, zerdeçal, lahana ... enginar ve benzeri tüm gıdalarımızı kapsüller halinde besin takviyesi olarak kullanmaya başlamışız... besinlerin içerdiği vitaminleri önce ayrıştırarak kimyasal içeriklerle harmanladıktan sonra bedenimizi bunları parçalayarak hayata tutunmak zorunda bırakmışız... üstelik de bu amaçla bütçelerimizden çok ciddi miktarlar ayırır olmuşuz...

 

Geleneksel yöntemlerle mevsiminde güneş ile harmanlanmış salçalarımız varken inatla ve ısrarla, tadının hiç güzel olmadığını söyleye söyleye sera domates ve biberlerinden vazgeçememişiz mesela...

 

Bu gibi örnekleri saymakla bitiremeyiz...

 

İşte biz bu site ile yolculuğa başlarken ve sitenin metinlerini hazırlarken unuttuğumuz Anadolu’yu yeniden tanır olduk; her bir yöresinde ayrı bir tat, her tatta ayrı bir şifa kaynağı. Güneyi güneşin ve güneşten gelen tadın-renklerin cenneti, kuzeyi suyun ve yeşilin cenneti... Dört mevsimin dördünde de her karışından sayısız lezzet, sayısız şifa fışkıran uçsuz bucaksız bereketli topraklar... Nereye baksak kendi başına ayrı bir şifa kaynağı olan ayrı bir süper gıda: nar süper gıda, menengiç süper gıda, dut süper gıda...

 

Biz Anadoluyu zaten hep sevdik, ama... Baktıkça, araştırdıkça ve öğrendikçe bu topraklara yeniden ve yeniden aşık olmaktan kendimizi alamıyoruz.

 

 

Hele ki Anadolu toprakları içerisinde Güneydoğu Anadolu’yu kapsayan öyle bir bölge var ki, tarih çağlarından beri Fırat ve Dicle nehirleri arasında kalan bu bölge Mezopotamya olarak isimlendirilmiş. Günümüzde yapılan çalışmalar ile artık Mezopotamya bölgesinin M.Ö. 8000’li yıllarda tarım ve hayvancılığın yapıldığı, yani yerleşik hayat ve şehirleşmenin başladığı, medeniyetlerin beşiği olduğu tartışılmaz olarak kabul ediliyor. 

 

Anadolu topraklarının önemli isimlerinden biri olan Yaşar Kemal bölgenin zenginliğini “Mezopotamya halkları binlerce yıl her gün yeni bir dünya kurmuşlar” sözleriyle ifade ediyor.

 

 

Ben Mezopotamya!..

Asyanın nazlı kızı.

Bereketin, bolluğun ve sevdaların diyarı...

 

Güneş;

Önce

Ve en güzel bende doğar.

Yayılır çekinmeden,

Çırılçıplak dolanır gün boyu

Ovalarımda, dağlarımda...

 

İnsanlarım mert ve sevecen,

Çünkü benim suyumu içtiler,

Ekmeklerinde, sevgiyle büyüttüğüm başaklarım

Ayranlarında, sütümle beslediğim,

Mis kokulu otlarımın tadı var...

Çünkü onlar benim çocuklarım,

Ruhları bende bedenlendi...

Özgür, mağrur ve sevgi dolu...

 

En iyi bağbozumları bende olur,

En iyi şarabı, en tatlı şırayı ben veririm

Belki de bundandır,

Benim topraklarımda aşk,

Sevmek ve sevilmek,

Şarap tadında olur...

 

 

Mezopotamya,  Fırat ve Dicle’nin coşkun suları, bölge hayatının her bir anına egemen olan güneşi, binlerce yıldır geleneksel yöntemler ve farklı diyarlardan gelen en iyi ve sağlıklı tohumlar ile yapılan tarım ve hayvancılığın toprağına kattığı bereket ile halen dünya nüfusunun büyük bir kısmının gıda ihtiyacını karşılayabilecek zenginlikte bir bölge. Bugünkü Bereketli Hilal ismini de bu özelliklerinden alıyor.

 

Mezopotamya ki, insan beslenmesinin temel taşlarından buğdayın anavatanı, yazının ve yazılı ilk kanunların bulunduğu, matematik-tıp-mimari-metalurji ve benzeri bilim dallarının temellerinin atıldığı, bereketi ile çorak topraklar üzerinde bügün dünya harikalarından biri sayılan Babil’in Asma Bahçeleri’nin yeşertildiği, kısacası bugün yaşadığımız hayatın başladığı bölge.

 

Ne var ki, doğayı ve insanı hiçe sayan, salt daha fazla kar amaçlı politikalar ile bu toprakların değeri bugün görmezden gelinmeye çalışılarak, sadece sömürü ve tüketim hedefli bakılıyor: halklarının tarihsel bilgi birikimi unutturulmaya çalışılarak binlerce yıldır insanoğlunu besleyen eski tohumların verimsiz olduğu, ilaçsız tarımın mümkün olamayacağı kabul ettirilmeye çalışılıyor.

 

Yine de ne mutlu bize ki, sayıları çok az da olsa, nesilden nesile aktarılarak devşirilen bilgi birikimi ile binlerce yıldır Anadolu’nun yükünü taşıyan kadınlarımız sayesinde bugün tarih öncesi çağlardan bahseder gibi konuştuğumuz doğal, sağlıklı besinlerin bir çoğuna halen ulaşabilir durumdayız.

 

İşte tam da bu nedenle, Urfa-Gaziantep-Adıyaman-Maraş gibi ülkemizin çok verimli topraklarının ortasında yer alan ve akrabalık ilişkilerimiz nedeniyle yerel halka daha çok dokunabildiğimiz Besni bölgesinden başladık yolumuza. Yerel halk ile bir arada, bilgilerimizi ve deneyimlerimizi karşılıklı aktararak, mümkün olduğunca geleneksel-sürdürülebilir-doğa ile uyumlu yöntemlerle yetiştirildiğinden emin olabildiğimiz ürünler ve evlerde kadın emeği ile bu ürünlerden üretilmiş mamüller ile çıktık şimdilik karşınıza. Artık Besni yöresinin cömert güneşiyle yetiştirilen, hazırlanan ürünlerle, güneşin arındırıcı ve yenileyici etkilerini evlerinize - işyerlerinize getirebilirsiniz. Yaşam kaynağı güneşinizi yanınızda taşıyabilirsiniz.

 

Bir sonraki adımda hedefimiz ise, yerel halkın bilinçlendirilmesi ve emeğinin karşılık bulmasının sağlanması amacıyla, kooperatif, vb. araçlar eliyle, atalık tohumlardan modern tarımın kimyasal bileşenlerini ortadan kaldırarak üretilen tamamen doğal, sağlıklı ürünleri toplumun her kesimine makul fiyatlarla ulaştırmak, tarım ilaçları ve çarpık sanayi hamleleriyle yok edilmeye çalışılan tarih mirası topraklarımızı sizlerin de katkılarıyla elimizden geldiğince özüne döndürebilmek.

 

Benim sadık yarim kara topraktır şiarıyla, her zaman dediğimiz gibi “Sade Yaşa Doğal Beslen! Sonuçta NE YERSEK OYUZ!